Kategoriler

Suan ‘Kategorisiz Åžiirler’ Katogerisi

Lale Müldür – Su

Firuze rengi suların önünde diz çökmüş
bir okçu, elinde altın yayıyla.
Karalarla kaplanlarla oynuyordu,
kemanıyla oynadığı gibi.
Firuze rengi sularda yüzen
sarı güller… lerin yansıttığı
yanılsamalar… içindeyim…
O uzun siyah eldivenimle
yürüyorum sularda.
sularla evlilik akuatik yeÅŸillerle
gri gözlerle bir anima-kadın
soluk alıp verişi
karanlık yaprakların ardında
Bir yıldız gümüş notalar fısıldıyor
onun da kulağına… dolendo…
Seslerin ve notaların gümüş
ağırlığıyla dalıyor sulara, dalıyoruz.
bir denizaltı konuşması gibi
artık kimsenin dinlemediği iki insan arasında
boğulmamak için denizin dibinde konuşmaya çalışan
İki insan gibi neredeyse
dolendo
O uzun beyaz eldivenimle
tekrar çıktığımda sulara Miras”ım,
alnıma saplanacak altın bir ok olabilir.
Erden kızların önünde eğilmiş
oturuyor olabilirim alnımda altın bir okla.
Aramızda belirli uzaklıklarla eğilmiş
şarkı söylüyor olabiliriz gri sulara.
Aramızda kristal uzaklıklarla
göğe çekilmiş olabiliriz, ağlayan ünikornlar gibi.
Orion çekimi belki de yalnızca…

Lale Müldür – Seni Bırakıyorum

seni bırakıyorum semender ellerimle
seni bırakıyorum
seni bırakıyorum
duvarlarda kurutulan anemon ellerimle

içimdeki sulara
içimdeki sazlıklara
içimdeki bataklıklara

seni bırakıyorum

seni bırakıyorum kendine kapanmış
kollarımın anarşik güzelliğiyle

içimdeki yosun yeşili sulara
içimdeki tehlikeli kıyılara
içimdeki siyah ışığa

seni bırakıyorum

seni yatıracağım ellerimde
bir ıhlamur yaprağı gibi
seni yatıracağım göğüslerimde
menekÅŸeler gibi
seni yatıracağım gözlerimde
bir yaÄŸmur suyu gibi…

Lale Müldür – La Luna

bana Zaman ve La Luna
her ÅŸey gitti bak
her ÅŸey aÄŸlayarak gitti
sular soÄŸudu
bir Kurban düşüyor şimdi aramıza La Luna
üçümüzden biri kurban
serin bir çizgi çekiliyor gökyüzüne
çok geç çok geç artık

terkedip gidiyor beni teker teker bütün güneşlerim
bir daha hiç dönmeyecekler mi yaşamıma
alnımdan fırlayan bir Kartal yarıp
            geçiyor göğü
görünmez bir Çarkın çıldırtıcı gürültüsü
            duyuluyor bir yerlerden

uzak anılar
yengeçler gibi
çıkıyorlar bir gün batımına

son güneşler son güneşler de düşüyor
bak
tüm metal dairelerinle sen çıkıyorsun yaşamıma

görünmez güçlerle
karanlık ve anlaşılmaz acılarla, uyandırdığın,
tıpkı kendin gibi,
korkutucu gözüküyorsun
sende hiç insani bir şey yok mu La Luna

her şey mümkün her şey açıklanabilir gözükse de
bir ÅŸeyler kenetlenmiÅŸ bir yerlerde
sen yine de gel İmparator, Gece
ve beni al son bir kez karanlık gözlerine

saçımı ör eskil bir anahtarla La Luna
yüzümü yaralarımı sar sarmala
çaputlar ve karalarla La Luna
beni o yabanıl şölene hazırla
karanlık duvarlardan geçen siluetler gibi
lacivert geceyi bekleyen buzdan çiçekler gibi
belirsiz bir denizi tarayan bir fener gibi
uzayda gümüş bir sarkaç gibi sallanan
Darağacındaki Adam.
bir KeÅŸiÅŸ, bir Lehimli
adamotu büyütüyor gözyaÅŸlarından…

isli bir camın altından geçirilen
    zehirli bir duman gibi
            bulutlar, senin üstünden, kayıyor
                    kayıyor, La Luna, baÅŸlar ve sonlar

bana Zaman ve La Luna
            biraz zaman
duyayım bir kez daha o selenli liri
ve Sirenleri, mor ÅŸarkılarıyla, uzaklardan…

Lale Müldür – Pirinç

pirinç ülkesi
pervazlarda beliren ilk
bir erik yeşili gibi dağılan tepelere
güneş nasıl kayarsa
gölge-tarlaların üzerinden
kalem öylesine kayıyor pirinç kelimelerle
bu sabah yatağımın kenarında
bütün günahlarımın silindiğini gösteren
bir iÅŸaret buldum:
kayık şeklinde bir leğenin içinde
yüzen bahar dalları…
ah evet, uzak okuyucu,
günahların hatırlanmadığı bir yer olmalıydı
bizim için…

hiç kimsenin göndermediği
artık gönderseler de fark etmez çünkü yazdım
bundan sonra da göndermeyeceği
cam bir kutuda yüzen bir krizantem olmalıydı
evimizin önünden geçen beyaz boneli
Hollandalı bir kız olmalıydı
ki elindeki kumral köy ekmeği bana daima
güzel şeyler hatırlatır
veya ne bileyim ben sarışın spiral
bulut halinde saçlarıyla Rapuntzel
ya da her an bir çam ağacına dönüşüverecekmiş
duygusunu veren çünkü bordo flütünden daima
koyu yeşil ezgiler dökülür dökülürdü
bir Pan olmalıydı…
bizim için…

herkesin küçük bir bahçesi olmalıydı
üzerinde fikir teatisinde bulunabileceği saatlerce
mesela aramızdan biri bahçesinde gece yarısından sonra
enteresan bir durum gözlemişse hemen hiç çekinmeden
arkadaşlarını arayabilmeliydi
hareket eden cisimler üzerinde pembe mumlar
kendini gizlemeliydi
tam gece yarısı olduğunda birdenbire
Mona Lisa çalmalıydı…
gümüş kapların içinde bir tadımlık
yiyecekler olmalıydı…
ne kötü şimdi şu an dışarı baktığımda
sana bu derece yabancılaÅŸmam…
o kadar yakındık ki…
ama işte şimdi elimi dışarı uzattığımda
yağmurun yağıp yağmayacağını kavramak dışında
sana dair hiçbir şey bulamıyor olmam
sana tutunamamam ki katiller bile geride
el izi bırakır, ne acı…
şu an üstümde sarı simlerle işlenmiş
lacivert kadife eşofman olmasından son derece
memnun olmama karşılık bütün bunları
ve başka birçok şeyi bırakıp
çiçekli ince elbiselerle
kafamda hasır üçgen bir şapkayla
sulak pirinç tarlalarında
seninle yan yana dolaşamayacağımızı
bilmek ne kötü…

ah senden bir iÅŸaret
en ufak bir iÅŸaret gelse…
ama belki de o zaman sen Napoli’ye, Sicilya’ya
hatta Korsika’ya gitmek isterdin de yine bu
pirinç tarlaları ideası suya düşerdi…
hatta hiç unutmam bir seferinde ikimiz
Mısır’a gitmek istemiÅŸtik de
ben kendimi Salzburg’da sense evde bulmuÅŸtun…
senin benimle hiç konuşmadığın günlerdi
sanki aramızda bir çatlak açılmıştı
Salzburg’da seni unuttuÄŸum söylenemezdi
unutmadığım da…
hiçbir şey çözümlenemiyordu öncesinde de
sonrasında da geriye dönülmez haerketlerin…
ben ÅŸimdi Paris’te bir Çin lokantasında oyalanıyor
olsam da bu ancak gülünç bir tedavi, soytarılık
çünkü biliyorum hatta hepimiz biliyoruz ki
pirinç tarlaları projesi asla gerçekleşmeyecek
ve artık hiçbir şey eskisi gibi değil
olamaz da
seninle ayrıldığımız günden beri
bunun için yatak odalarımızda
başuçlarımızda su dolu bardakların yanında
mumların yanması gerekmiyor
artık sözcüklerle sonsuza dek
oynamak istemiyorum
bazan gri-mavi bulutların içinden
sessizliği yararak bir jet uçağı geçiyor
bu basit gibi görünen gerçeklik imajı birçok şeyi
bütün sözcüklerin ötesinde
birden açıklıyor sanki
bunu bilmek bana yetiyor.

Lale Müldür – Kadife Åžairler

ölüyor kadife ÅŸairler…
pazarların tozunda ve kulenin sisinde gömülü

gün geceye akıyor…gece güne…
ölüm yaÅŸama akıyor yaÅŸam bilince…

bilinç de akar/daha karar vermediler
gitse odalarından/gitse odalarından birileri…

Yalnızlık ve melankoli…

heryerdeydiler…
dönecek yerleri yok ÅŸimdi…

Lale Müldür – Destina

Dün gece sen uyurken
İsmini fısıldadım
Ve hayvanların korkunç
Öykülerini anlattım

Dün gece sen uyurken
Çiçeklere su verdim
Ve insanların korkunç
Öykülerini anlattım onlara

Dün gece sen uyurken
Yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden
Yeni bir isim verdim sana
Destina

Sen öyle umarsız uyusan da bir köşede
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden işte
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana

Lale Müldür – Eski Bir AÅŸk Öyküsü

boynumda yaÄŸmurdan bir kolye…
ıslak taÅŸlara oturuyorum bugünlerde…
bir siyam kedisi ve ben… pek çok ÅŸeyi geriye doÄŸru unutuyoruz…
eski rus bir sevgilim vardı…
baÅŸka birisini göze alamam bugünlerde…
öykü safir aynalı bir salonda geçiyordu…
herÅŸey önce çok güzel baÅŸlıyordu…
sen, gözünde siyah bir bant, beni dansa kaldırıyordun…
ben seni portekizli bir korsan sanıyordum…
sonra ortaya çıkıyordu eski bir rus soylusu olduÄŸun…
yelkenbezi fularını çıkarıp… bir reverans yapıyordun…
odadan yavaÅŸ yavaÅŸ herkes, soylu soysuz herkes çıkıyordu…
ikimiz bir de kediler kalıyordu… hava alamıyorduk…
kapıları mühürlüyorlardı… eskil bir aÅŸk öyküsünün içinde
kalıyorduk… biz seni portekizli bir korsan sanıyorduk…
bir siyam kedisi ve ben…