Suan ‘Åžiir Nedir?’ Katogerisi
Åžiir Nedir ?
Åžiir Nedir ?
Åžiir (ar. si’r, fr. poésie, ing. poem), en eski edebiyat türüdür. DeÄŸiÅŸik sanat anlayışlarına baÄŸlı olarak çeÅŸitli tanımları yapılmış, ÅŸiirin tanımlanamayacağı da öne sürülmüştür. Yine de genelde, ÅŸiirin ritime ve imgeye dayanan, kendine özgü dili ve söyleyiÅŸ özelliÄŸiyle estetik etkilenmeler yaratıcı bir söz sanatı olduÄŸunda birleÅŸilmektedir.
Türkçede şiir karşılığı koşuk, yır, özün gibi sözcükler önerilmişse de hiç biri yaygınlaşamamıştır. Bugün koşuk, nazım karşılığı kullanılmaktadır. Ayrıca nazımla şiiri birbirine karıştırmamak gerekir. Birincisi yalnızca bir anlatım yoludur. Geçmişte şiirin uyak, ölçü, nazım biçimleri gibi biçimsel özelliklerden ayrı düşünülemeyişi şiirle nazmın eşanlamlı sayılmasına yol açmış, giderek şiir «mevzuu ve mukaffa (ölçülü ve uyaklı) bir söz sanatı» olarak tanımlanmıştır. Günümüzde bu anlayış aşılmıştır. Nitekim şiirin doğuşunu, sanat olarak gelişimini açıklamaya çalışan aşağıdaki özet, bir bakıma şiirin ne olduğu konusunu da aydınlatmaktadır:
«İnsan, doÄŸayı denetim altına almak için kullanmaya baÅŸladı araçlarını. Bunu baÅŸarmaya uÄŸraşırken, doÄŸanın, insan iradesinin dışında, kendi yasalarına göre yönetildiÄŸini anladı… zamanla doÄŸadaki yasaların nesnel gerekliliÄŸini tanıyarak onları kendi amaçları uÄŸrunda kullanma gücünü elde etti. Bu yasaların kölesi olmaktan kurtulup onlara hükmetmeyi baÅŸardı, öte yandan doÄŸal yasaların nesnel gerekliliÄŸini anlıyamadığı sürece, çevresindeki dünyayı kendi isteÄŸine kalmış bir hareketle deÄŸiÅŸtirebileceÄŸini sandı. Büyünün temeli budur. Büyüyü, gerçek tekniÄŸin eksiklerini tamamlıyan, aldatıcı bir teknik olarak tanımlayabiliriz… Üretim çalışmaları topluca iken bir ezginin eÅŸliÄŸi olmadan iÅŸ yapılamıyordu. Böylece konuÅŸma, asıl üretim tekniÄŸinin bir parçası olarak ortaya çıktı… VahÅŸilerin bugün bile yaptıkları yansılama (mimetic) dansları, buna örnektir… Böylece bütün dillerde iki konuÅŸma biçimi olduÄŸunu görürüz: Biri, insanların birbirleriyle bildiriÅŸmelerine yarayan bildiÄŸimiz günlük konuÅŸma; öbürü de toplu olarak törenlerde kullanılan, daha yoÄŸun, olaÄŸan dışı, ritimli ve büyüsel olan ÅŸiirsel konuÅŸma.
Bu açıklamaya göre ÅŸiir dili, genel olarak ritim, müzik ve düş niteliÄŸini daha çok koruduÄŸu için konuÅŸma dilinden daha ilkeldir… İlkel insanların konuÅŸmaları ancak ÅŸiir için düşündüğümüz ölçüde ritimli, ezgisel ve olaÄŸan dışıdır. Günlük konuÅŸma ÅŸiirsel olunca, sür de büyüseldir. Bildikleri ÅŸiir türküdür, türkü söyleyiÅŸleri ise her zaman gövdesel bir hareket eÅŸliÂÄŸindedir ve bir baÅŸka büyü görevini yerine getirir. Dış dünyayı taklit yoluyla etkileme, düşü gerçeÄŸe uygulama amacını güder… Hemen bütün ilkel duaların; sesçil ve ritimli, eÄŸretileme ve ses yineleme etmenleriyle zengin, garip titreÅŸimler ve tekrarlardan yararlanan bir yapıda olduÄŸu görülmektedir. Hepsinde gerçekleÅŸmesini istediÄŸin ÅŸeyin gerçekliÄŸini öne sürerek onu gerçekleÅŸtirmiÅŸ olmak amacı vardır…
Böylece ÅŸiir, büyüden çıkmış olur…
Neden ÅŸairler olmayacak ÅŸeyleri özlerler? Çünkü ÅŸiirin büyüden aldığı, baÅŸlıca görevi budur da ondan. VahÅŸiler yansılama danslarında insanüstü bir çabayla düşlerini gerçekçiliÄŸe dönüştürmeye çalışırlar.. Åžair de dünyaya karşı öznel tutumuyla aynı davranıştadır. Ritim, perde ve temposu belli aralıklarla düzenlenmiÅŸ sesler dizisi diye tanımlanabilir. Fizyolojik bir baÅŸlangıcı vardır; belki de yüreÄŸin vuruÅŸuna baÄŸlanabilecek bir baÅŸlangıç…
İnsan, ritmi, araçların kullanılmasıyla geliÅŸtirir. Bugün de yaÅŸayan iÅŸ türkülerinin görevi, üretim iÅŸine ritimli, coÅŸturucu bir nitelik katarak onu hızlandırmaktır.. Kültür tarihinin her döneminde, yeryüzünün her yanında iÅŸ türkülerine raslanır. Sadece makinelerin uÄŸultusu bazı yerlerde bu türlü türküleri bastırmıştır …
Zamanla türküler çalışma sürecinden ayrılarak boÅŸ zamanlarda, dinlenme saatlerinde uydurulmaya baÅŸlanmıştır. Çalışma sürecinden kopunca heyamolaların deÄŸiÅŸmez öğesi geniÅŸlemeye baÅŸlayarak «ballad» dörtlüğü doÄŸar. Ballad biçiminde dörtlük bir müzik cümlesi, beyit bir müzik cümleciÄŸi, dize de bir müzik birimi olur. Çünkü baÅŸlangıçta bir dans biçimiymiÅŸ ballad.. özetlersek; dans, müzik ve ÅŸiir dediÄŸimiz üç sanat, bir tek sanat olarak baÅŸlamıştır…
Bizim anladığımız anlamdaki şiirin gerçekleşmesi için atılan ilk adım dansın bir yana bırakılmasıydı. Böylece türkü ortaya çıktı. Türküde şiir müziğin özü, müzik de şiirin biçimidir.
Daha sonra bu ikisi de birbirinden ayrıldı. Şiir türküden aldığı biçimi kendi mantığının özüne göre yalınlaştırarak korudu, ritim yapısı şiirin biçimi oldu. Şiir, ritim düzenine bağlı olmaksızın, kendi iç bütünlüğü olan bir hikâye anlatır. Böylece, daha sonraları şiirden düzyazı ile yazılmış hikâyeler ve romanlar doğmuş oldu.»
Didaktik Åžiir
Didaktik (fr. didaktique, os. talimî), öğretici demektir. Amacı bilgi vermek olan edebiyat ürünleri bu sözcükle nitelenir. «Tâlimi Edebiyat», «Öğretici Edebiyat» da aynı anlamdadır. BaÅŸlangıçta bu bölümleme yalnız ÅŸiir için söz konusuydu. Edebiyat türü olarak yalnız ÅŸiir vardı. Dualar, dinsel amaçlı metinler kolay akılda tutulabilmesi için ÅŸiir biçiminde yazılıyordu. Türklerin geliÅŸimi sonucu didaktik terimi tiyatro, öykü, roman için de kullanılmıştır. Dinsel ÅŸiirlerin yanısıra Aisopos’un hayvan öykülerini (fabl) de didaktik yapıtların ilk ürünleri arasında sayabiliriz.
Türk edebiyatında didaktik yapıtların ilk örnekleri olarak Turfan kazılarında bulunan Uygur metinlerini gösterebiliriz. Eski ÅŸaman duaları da bu türe sokulabilir. Nitekim elimizdeki Uygur metinlerinin çoÄŸu da dinsel nitelik taşımaktadır. ReÅŸit Rahmeti Arat, Eski Türk Åžiiri adlı yapıtında ele geçen metinleri «Mani, Burkan ve islam» çevrelerinde yazılanlar olarak üç bölümde toplamaktadır. Åžiirlerin amacı yeni kabullenilen dinlerin ilkelerini öğretmektir. Bir bölüğü ise doÄŸrudan doÄŸruya duadır. Daha sonra Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig, Edip Ahmet Atebetü’l-Hakayık’la türün en iyi örneklerini verirler. Orta Asya döneminde Ahmet Yasevi Hikmet’leri de didaktik yapıtlar arasına girer.
Türk edebiyatının Anadolu’daki geliÅŸimi baÅŸlangıçta didaktik bir nitelik taşır. Özellikle Anadolu’ya gelen derviÅŸ’ler Tasavvufla beslenen ve kimi tarikatların ilkelerini yaymayı amaçlayan bir ÅŸiirin geliÅŸmesine yol açarlar. XIII. yüzyıl Anadolusunda yazılmış yapıtların hemen hepsi öğretici niteliktedir. Bunlar arasında en ünlü örnek olarak Mevlana‘nın yapıtları gösterilebilir. Ama Farsça oluÅŸları öğreticilikte güdülen amacın gerçekleÅŸmesini önler. Sonradan yapıtlarının birçok çevirisinin yapılması, ÅŸerh edilmesi de bu niteliÄŸinden ötürüdür. Eskilerin deyimiyle talimî bir nitelik taşıyan Mesnevi’si baÅŸlıbaşına ders olarak, günümüzde lisans öğretimi dediÄŸimiz biçimde okutulmuÅŸtur.
Bu dönemde Türkçe yazılmış yapıtların baÅŸlıcaları olarak da Ahmet Fakih’in Çarhnâme’si , Aşık PaÅŸa’nın Garipnâme’si, Yunus Emre‘nin kimi ÅŸiirleri, Gülsehrî‘nin Mantıku’t-Tayr’ı sayılabilir.
Osmanlı dönemi Türk edebiyatında dinsel ve tasavvufî amaçlarla yazılmış yapıtların didaktik bir nitelik taşıdıklarını söylemek yanlış olmaz. Ahmediyye, Muhammediyye gibi yapıtlar, Kabusname benzeri ahlak kitapları, Nabi‘nin Hayriyye’si öğretici bir amaca dayanırlar.
Tanzimat‘tan sonra ise öğreticiliÄŸin alanı büsbütün geniÅŸler. Edebiyatın toplumu, insanları eÄŸitmek için bir araç olduÄŸu düşüncesi yazarları, sanatçıları bu yolda ürün vermeye iter. İlk çeviri roman olan Telemak bile öğretici niteliÄŸinden dolayı Türk okuruna sunulur. Edebiyat-ı Cedide ise bu anlayışa tepki olarak doÄŸar.
Günümüzde edebiyat yapıtının öğretici olup olmaması sorunu tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Ancak çocuklar için yazılan yapıtlarda sanat kaygusunun yanısıra öğreticilik de gözetilmektedir.
«Şayet» isimli didaktik bir şiir örneği:
Ömrünü vakfettiğin işin mahvolduğunu
Görüp de hiç yılmadan işe baştan başlarsan
Yüz oyunluk kazancı bir oyunda kaybedip
İstifini bozmadan metanetle başlarsan
Aşka esir olmadan âşık olup da eğer
Her zaman hem kuvvetli hem de müşfik olursan
Sana kin güdenlere vermeden hiçbir değer
Kin gütmeden kimseye sen kendini korursan
Safdilleri kandırıp kurmak için bir tuzak
Sarfettiğin sözlerin hainlerin ağzından
Bambaşka bir şekilde tekrarını duyarak
Omuz silkip geçersen üzerinde durmadan
Hiçbir zaman şüpheci ve yıkıcı olmadan
İnceler ve öğrenir, düşünür ve anlarsan
Kontrolü hiçbir zaman elinden bırakmadan
Bir mütefekkir gibi hülyalara dalarsan
Bütün kabahatleri sana yükleyerekten
Bir faniye kapılıp herkes telâş ederken
Kendine hâkim olup soğukkanlılıkla sen
İtidalini eğer muhafaza edersen
Milleti unutmadan krallarla gezersen
Halkla temas edersen vakarını bozmadan
Kayırmadan birini dostlarını seversen
İncitmezse seni ne bir dost ne bir düşman
Bir felâketten sonra zaferle karşılaşıp
Bu iki hilekâra fazla kıymet vermeden
Bozmadan istifini hep aynı gözle bakıp
Tebessümle karşılar şayet gülüp geçersen
Ecelle vâki olan nihaî buluşmayı
Ayıran son dakkayı koşarak bitirirsen
Ab-ı hayatla dolu ömür denen kupayı
Sevinçle ve kedersiz tüketip yitirirsen
Talihi ve zaferi, şahları, ilâhları
Sadık köleler gibi hep yanında bulursun
Fakat hepsinden mühim olanı ÅŸu ki… OÄŸlum
Sen o zaman hakikî, tam bir insan olursun. (Rudyard KIPLING)
Dramatik Åžiir
Dramatik Åžiir, acıklı ya da korkunç bir konuyu anlatan ÅŸiir; insanın gözünün önünde tiyatro gibi konuyu canlandırabilen ÅŸiir; opera için yazılan manÂzum dramlardaki ÅŸiir. Batı edebiyatında Corneille, Racine, Shakespeare; bizim edebiyatta Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Faruk Nafiz Çamlıbel dramatik ÅŸiirin en güzel örneklerini verirler. «EÅŸber» den bir parça:
Halketsem esirlerle leÅŸker,
Mahveylesem ordularla asker,
Olsa bana hep mülûk çâker;
Cinsince o iktidar münker,
Fevkimde uçar tuyûr-u kemter!
Âvâze-i dehr iken tanînim,
Gördüm ana değmiyor enînim;
Milletlere karşı âhenînim;
Bir âfete karşı nazenînim.
Afetse de ey ilâh göster!
Bilmem bana ân mı, şân mı lâzım?
Gülbün mü ya kehkeşân mı lâzım?
Âguuş-u vefâ-nişân mı lâzım?
Bir pençe-i hun-feşân mı lâzım?
Canan mı güzel, cihan mı hoş-ter?( Abdülhak Hâmit TARHAN)
Epik Åžiir
Epik kelimesi Yunanca kelime, konuÅŸma, hikâye, ÅŸarkı, kahramanlık ÅŸiiri mânasına gelen epos kelimesinden türemiÅŸtir. Batı edebiyatında baÅŸlıca örnek olarak İlyada ve Odise kabul edilir. Vergilius’in Aeneid adlı eseri Homeros’in tam bir taklididir. Batı ortaçağında Vergilius tesiri Homeros geleneÄŸini canlı tutmuÅŸtur. Fakat ortaçaÄŸ yazarları klasik modellerin dışında epik eserler de vücuda getirmiÅŸlerdir. Beowulf, Roland’ın ÅŸarkısı. Daha sonra yazılan bu nevi eserlerde (meselâ Cameons’un Luziat, Tasso’nun Kurtarılmış Kudüs, Milton’un KaybolmuÅŸ cennet) bu gelenek devam ettirilmiÅŸtir.
EpiÄŸin çeÅŸitli tarifleri yapılmıştır. Bunların hepsinde ortak olan noktalar ÅŸunlardır: Epik yahut destan manzum olarak yazılan uzun bir hikâyeye dayanır. Epik ÅŸiirin baÅŸka bir özelliÄŸi günlük hayatı aÅŸmasıdır. Alelade teferruat, hayatın parçasını teÅŸkil ettiÄŸi derecede önem ve deÄŸer kazanır. Bununla beraber aslî kahraman düz bir ovada tek bir daÄŸ gibi yükselmez. Kendi çapında arkadaÅŸları, düşmanları vardır. Destan için tabiî yahut uygun olan çevre genellikle büyük hadiselerin cereyan ettiÄŸi bir yer veya devir olarak düşünülür: O çaÄŸlarda, o günlerde devler varmış. Yakın çaÄŸ bir epik için nadiren elveriÅŸli bir konu olur. Camoens’in muasırı Tasso kendi epiÄŸini Haçlılar devrine yerleÅŸtirir. Roland destanının yazarı ise Åžarlman devrini esas alır. Epik ÅŸairler hemen daima efsaneyi tarihin bir dalı olarak kabul etmiÅŸlerdir.
Genellikle zaman ve mekânda uzaklık epik ÅŸiirin bariz bir alâmeti olur. Bu uzaklık epik eserin malzemesinin serbest bir ÅŸekilde iÅŸlenmesini mümkün kılar. Roland ÅŸarkısında basit bir mübareze, eserin mâna dolu merkezi haline gelir. Epikle ilgili nazariyede tabiatüstü varlıkların müdahelesine büyük yer verilir. Bunun sebebi Homeros ve Vergilius’in eserlerinde ilâhların büyük yer iÅŸgal etmesidir. Tabiatüstü varlıklar adeta destanın vazgeçilemez öğeleri telakki edildiÄŸi için Camoens bile XV. yüzyıla ait olan epik eserinde klasik ilâhlara büyük yer verir. Epik azametin zirvesine yükseldiÄŸi KaybolmuÅŸ cennet’te Âdem ile Havva hariç bütün karakterler tabiatüstü varlıklardır. Malzemeyi iÅŸleyiÅŸte ÅŸairin hürriyeti sınırlıdır, zira dinleyicisi hikâyeyi bilmektedir ve esasa ait deÄŸiÅŸikliklere karşı koyacaktır. Epik, geleneklik hikâyeciliÄŸin geliÅŸmiÅŸ ÅŸeklidir; geliÅŸmesi boyunca, kahramanlar ve iÅŸleri, insanlar arasındaki şöhretlerini yüceltme gayesiyle seçilmiÅŸtir. İcat, gerilimin kaydırılması, süsleme, teferruattaki deÄŸiÅŸmelerle sınırlandırılmıştır. Åžairin gücü, yeni bir hikâye meydana getirmeÄŸe deÄŸil, meÅŸhur bir hikâyeden bir epik çıkarmaÄŸa hasredilmiÅŸtir.
Epik şekil ayrıca son derece geleneklikdir; basmakalıp özellikleri bol bol kullanır.
Epik adı bazan yukarda anlatılan ÅŸiirlere de verilmiÅŸtir. Dante‘nin. îlâhî komedi’sine epik denmiÅŸtir. Bu ÅŸiirin kahramanı yoktur. Aslî karakteri birinci ÅŸahıs olarak konuÅŸan ÅŸairin kendisidir. Ayrıca hikâyeyi teÅŸkil eden ÅŸairin seyahati, öldükten sonra gideceÄŸimiz dünyanın anlatılmasıdır. Seyahatin epik münasebetleri vardır. Kahramanın cehenneme iniÅŸine dair olan epik oyuna dayanır ki Dante bunu kendine aktarmış ve Araf ile cennete nakletmiÅŸtir. Böylece epik geleneÄŸin bir episodik özelliÄŸi bütün bir ÅŸiir olmuÅŸtur. İlâhî komedi’nin ölçüsü, üslubu ve ağırlığı, yazarların onu epik diye adlandırmalarına sebep olmuÅŸtur. Bazı uzun didaktik ÅŸiirler de (Hesiod’un Works and days); hatta kahramanlık ölçülerindeki mensur eserler de epiÄŸe uygunlukları dolayısıyla epik diye adlandırılmışlardır.
Sözlü destan ile yazılı destanlar arasındaki fark belirtilmemiÅŸtir. Birinciler anonimdir ve anlaşıldığına göre sadece eÄŸlendirme maksadı güderler, medeniyetin ilk safhalarını aksettirirler (İliad, Aeneid). Yapı olarak, epik, yeknesak mısralarla verilir. Deyimler, deÄŸiÅŸmeyen sıfatlar dolambaçlı söz ve tabirler tekrarlanan formüller bakımından zengindir; konuÅŸmaya geniÅŸ yer verilir. Aksiyon kısa bir süreyi içine alır, diÄŸer yıllar hikâye edilir (Odysseia’nın Phaeacian sarayında anlattığı gibi) veya aksiyon, birkaç mısrada tamamlanan fasılalarla birkaç sahnede yoÄŸunlaÅŸtırılır. İlyada 49 günü içine alır, 21 i birinci kitaptadır. Beowulf’un birinci bölümü beÅŸ gündür; ikinci bölümün büyük kısmı bir günde geçer. İlyada’da teÅŸbihler çoÄŸunlukla mütevazi hayattan alınmışsa da aslî temler prenslerin ve arkadaÅŸlarının savaÅŸ sahalarındaki ve saraylardaki (ki buralarda ziyafet, çalgı ve içki çoktur) maceraları, kahramanlıkları ve ıstıraplarıdır. Harp, genellikle epik hayat tarzının merkezidir.
Avrupa dışı epikler de aynı özellikleri gösterir. M.Ö. III. yüzyıl sonlarına doÄŸru Akad epiÄŸi Gılgamış ortaya çıkmıştır ki 3000 mısraı bize intikal etmiÅŸtir. Az sonra Enuma Elish (ilk kelimelerine göre adlandırılmıştır) çıkar, onun da heÂmen hemen bin mısraı mevcuttur. Daha önceki Sümer epik hikâyeleri de kahraman Gılgamış’ın yeraltı dünyasına seyahatini, tanrılar ve kahramanlarla savaÅŸlarına dair hikâyeleri anlatır.
Daha sonraları M.Ö. 500 de iki büyük Hint epiÄŸi gelir. Efsanevî Vyasa’ya atfedilen Hindistan’ın millî epiÄŸi Mâhâbârata çeÅŸitli ÅŸairler tarafından yapılan ilâvelerle Odysseia’nin ve İliad’ın 8 misline yükselmiÅŸtir. Tanrılara (bilhassa Krishne) dair hikâyelerinde ve Barata kral ailesi hikâyelerinden, klasik Hint dramı konuları çıkar, hikâyeler hâlâ Hint köylerinde söylenir ve birçoÄŸu filme alınmaktadır. Åžair Valmiki’nin Ramayana’sı da aynı derecede meÅŸhurdur. Eserde sürgündeki kral Rama doÄŸu ÅŸeytanlarını yener. Bu hikâyelerin altında, bazı âlimler güneye doÄŸru Aryan istilâsının ve tarımlaÅŸmanın baÅŸlangıcına dair Hint mitinin izini bulurlar. Puranas, daha küçük Sanskrit epikleridir ki, Vishnu’nun on defa canlanışını kâinatın yaratılışı; Tanrıların soyunu ve kral ailelerinin tarihlerini anlatır. Mit, efsane ve tarihin karışması ve ufak olayları kahramanlık ölçülerine yükseltmeleriyle, DoÄŸu epiÄŸi de ÅŸahsî romans ve kahramanları, Tanrıların savaşı, mitlerin ve dinin yaratılışı veya daha öğretici maksatlarla – Batı dünyasındakilere benzer. Türk edebiyatında OÄŸuz KaÄŸan destanı’ndan baÅŸlayarak, Türk kahramanlarının veya göç maceralarının hikâyelerini anlatan destanlar vardır. İslâmi devreye girdikten sonra epik ÅŸiirin en mükemmel örneÄŸi Mevlid’dir. GeniÅŸ mânada epik ÅŸiir tarifine dayanarak hikâyeye dayalı mesnevîlerin birçoÄŸunu epik ÅŸiir olarak nitelemek mümkündür. 1947 de modern devrin ÅŸiiri epik olmalıdır görüşünün savunucusu olan Ahmet Kutsi Tecer‘in bu görüşüne Ahmet Hamdi Tanpınar katılmaz. Zira ona göre bugünün destanı romandır.
Son devir ÅŸairlerinden bir kısmı da ÅŸiirlerine destan adını vererek onları kendiliklerinden epik ÅŸiire dahil ederlerse de henüz Türkiye’de bu konuyu derinlemesine inceleyen bir araÅŸtırma yapılmamıştır.
Yahya Kemal‘in Selimnâme’si epik ÅŸiirin bir örneÄŸi sayılabilir. Çok kısa olduÄŸu halde, muhtevası ve tekniÄŸi itibariyle Tanpınar, Yahya Kemal’in istanbul’u fetheden yeniçeriye gazel’ini «Türk epik ÅŸiirinin incisi» olarak niteler ve epik ÅŸiiri yukarda anlatılandan daha farklı bir ÅŸekilde yorumlar.
«İstanbul’u Fetheden Yeniçeri» için gazel tarzında bir epik ÅŸiir örneÄŸi:
GAZEL
Vur pençe-i Ali’deki ÅŸemşîr aÅŸkına
Gülbangi asmam tutan pîr aşkına
Ey leşker-i müfettih-ül-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşir aşkına
Vur deyr-î küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-i cihangir aşkına
Düşsün çelengi Rûm’un, eÄŸilsin ser-i Firenk
Vur Türk’ü gönderen yed-i takdir aÅŸkına
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücum içindeki Tekbir aşkına ( Yahya KEMAL )
Lirik Åžiir
Lirik (yun. lyrikos, f. lyrique), duyguların coşkun bir dille anlatıldığı şiirlerin genel adıdır. Bireysel duyguların içten geldiği gibi, coşkulu, etkili bir dille anlatılmasına da lirizm denir.
Sıfat olarak «esin dolu, coşkun, içli bir dili bulunan» anlamlarında kullanılan lirik sözü, bu niteliği taşıyan düzyazı ürünleri de niteler. Aynı genellik lirizm için de söz konusudur.
«Eski Yunan edebiyatında ozanlar şiirlerini lyra (fr. lyre: lir) denen telli bir sazla söyledikleri için, bu türlü şiirlere lirik denmiştir. Türk edebiyatında da âşık, ya da saz şairi adı verilen halk ozanları şiirlerini hâlâ sazla söylemektedirler.
Lirik şiirde toplumsal mutluluk ya da felâketlerden duyulan sevinç ya da acı gibi ortak duygular; ya da aşk, ayrılık, özlem, ölüm acısı, vb. gibi bireysel duygular anlatılır.
Lirik şiir dünya edebiyatında en çok işlenen ve sevilen şiir türüdür. Batı edebiyatında Rönesans devri ozanlarının (Petrarca, Ronsard, vb.); daha sonra da, ilke olarak içe dönüklüğü benimseyen romantik ozanların (Lamartine, Hugo, Musset, vb.) duygusal ve öznel bir nitelik gösteren şiirleri bu türün başarılı örnekleridir. Lirik şiir, Türk edebiyatında da en çok kullanılan şiir türlerinden biri olmuş; Divan edebiyatında (Fuzuli, Nedim, vb.), Halk tasavvuf edebiyatında (Yunus Emre, vb.), din-dışı Halk edebiyatında (Karacaoğlan, vb.) ve yeni edebiyatta (Yahya Kemal, vb.) bu alanda büyük ozanlar yetişmiştir. (Cevdet Kudret). Divan şiirimizden lirizme örnek:
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan muradım ÅŸem’i yanmaz mı
Kamu bîmarına canan devayı dert eder ihsan
Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı
Şebi hicran yanar canım döker kan çeşmi giryanım
Uyanır halkı efganım kara bahtım uyanmaz mı
Güli ruhsanına karşu gözümden kanlu akar su
Habibim faslı güldür bu akar sular bulanmaz mı
Değildim ben sana mail sen ettin aklımı zail
Bana ta’neyliyen gafil seni görgeç utanmaz mı
Fuzulî rindi şeydadır hemişe halka rüsvadır
Sorun kim bu ne sevdadır bu sevdadan usanmaz mı (FUZULÎ)
Pastoral Åžiir
Pastoral (fr. Pastorale); kır, çoban hayatını, çıplak tabiat güzelliklerini tanıtıp sevdirmek gayesini taşıyan edebî eserlere denir. Şiir roman, hikâye, tiyatro, mektup, makale, seyahat; fıkra; hayrat; sohbet gibi edebî türlerin hepsi pastoral bir görüşle yazılabilir.
Batıda, pastoral ÅŸiirlerden doÄŸrudan doÄŸruya tabiat manzaralarını canlandıran idil; karşılıklı konuÅŸma tarzında yazılan pastoral manzumelere eglog denilir. Yunan edebiyatından Theokritos (M.Ö. III. yüzyıl), Lâtin edebiyatından Vergilius (MÖ. 70 – 19) en büyük pastoral ÅŸiir örneklerini veren ÅŸairlerdir.
Çeşit çeşit çiçek takmış döşüne,
Çekilir göçleri peşin peşine
Çıkabilsem şu yaylanın başına,
Kuzulu kurbanlı şişeli dağlar.
Erimiş karları, çekilmiş duman,
Açılmış çiçekler, yürümüş çimen,
Hayali kafamda yaÅŸar her zaman,
Başı oylum oylum meşeli dağlar.
Yüce dağlar birbirine göz eder,
Rüzgâr ile mektuplaşır, naz eder,
Gâhi duman burur, gâhi yaz eder,
Dereli, tepeli, köşeli dağlar. (Âşık VEYSEL)
Şiir Üzerine
…Åžiir, nesirden bambaÅŸka bir kimlikteÂdir. Musikiden baÅŸka türlü bir musikidir, diyeceÄŸim. Åžiirde «nefes» ve «ses» iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa, ya da ister en hafif perdeden olsun, ister israfil’in sûru (borusu) kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis ÅŸiir deÄŸildir.
…Åžiir duygusunu dil haline getirinceye kadar yuÄŸurmak, onu çok toplu bir madde haline sokmak, o kadar ki, dize güya duygunun ta kendisi imiÅŸ gibi okuyucuda içten bir sanı uyandırmak, iÅŸte bunu özlüyorum.
Yahya Kemal BEYATLI, Yedigün, c. V, 1935, no. 122
Åžiir, sözcüklerle güzel biçimler kurmak sanatıdır, baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Ama sözcük nedir? Bir anlamı, bir çaÄŸrışımı, bir gölgesi, hattâ bir rengi ve tadı olan nesnedir. Sözcük InsanoÄŸlundan haber verir. Sözcük boÅŸ bir kalıp deÄŸil ki. Ozanın duyguları, düşünceleri, hayalleri, dünya görüşü, felsefesi, kiÅŸiliÄŸi, her ÅŸeysi ÅŸiirde belli olur. Åžu var ki, sözcükleri tanımak, sevmek, okÅŸamasını bilmek gerek. Hangi sözcük hangi sözcükle yanyana geldiÄŸinde nasıl bir ışık ortaya çıkar? Bunu bilmek gerek. Mallarmé’nin «Şiir, sözcükler dinidir.» demesi bundandır. Åžiir, böylece hüner ve marifet iÅŸi oluyor. Öyledir de. Ata binmek, ok atmak, elbise dikmek, kundura yapmak hattâ boyamak ne ise, ÅŸiir de odur; yani ustalık ve uzmanlık iÅŸi. En zengin malzeme kötü bir ozanın elinde berbat olup gider, tıpkı çok iyi bir İngiliz kumaşının kötü bir terzi elinde çarçur olup gitmesi gibi. Sanat, terzilikte olduÄŸu gibi, makas sorunudur. Makasdar olmak gerek. (Cahit Sıtkı TARANCI)
Şiir ve İnşa
Åžiirin genel tarifi «vezinli söz» dür… Hattâ kafiye usulü sonraki milletler arasında sonradan meydana gelmiÅŸtir. Eski Yunanlı’lar yalnız vezne riayetle, kafiyeye lüzum görmezlerdi.
Åžiir her kavimde tabiîdir. Yeryüzüne ne kadar milletler ve kavimler gelmiÅŸse, hepsinin kendilerine mahsus ÅŸiirleri vardır. Osmanlı’ların ÅŸiiri acaba nedir? Necati ve Baki ve Nef’i divanlarında gördüğümüz kasideler ve gazeller ve kıtalar ve mesneviler midir? Yoksa Hoca ve Itrî gibi musikicilerin besteledikleri Nedim ve Vâsıf ÅŸarkıları mıdır?
Hayır, bunların hiçbiri Osmanlı ÅŸiiri deÄŸildir. Çünki görülür ki, bu nazımlarda Osmanlı ÅŸairleri iran ÅŸairlerini ve iranlılar da Arapları taklit ile melez bir ÅŸey yapılmıştır. Ve bu taklit yalnız nazım üslûbuna deÄŸil, belki düşüncelere ve mânalarda Arap ve Acem’i elden geldiÄŸi kadar taklide çalışmayı bilimden saymışlar ve acaba bizim mensup olduÄŸumuz milletin bir dili ve ÅŸiiri var mıdır ve bunu islâh kabil midir? Hiç burasını düşünmemiÅŸlerdir.
Nesir yolunda da hal tamamıyle böyle olmuÅŸtur. Feridun’un MünÅŸeât’ın, Veysî ve Nergisî’nin eserleri ve baÅŸka beÄŸenilmiÅŸ nesirler ele alınsa içlerinde üçte bir Türkçe kelime bulunmaz. Ve bir iÅŸ anlatırken «bedî» ve «beyan» fenleri karıştırılarak, söz ve yazı hüneri göstermek için öyle karışık ve zincirleme isim tamlamalı cümleler yazmışlar ki, Kamus ve Ferheng beraber olmadıkça ve bir adam «maânî» fenninde ve Arap edebiyatında üstün bilgisi olduktan sonra, sanki bir ders okur gibi birçok zamanlar zihin yormadıkça çıkarmaÄŸa gücü yetmez.
…Garibi ÅŸurası ki, böyle anlaşılmayacak cümle yazabilmek iyi yazı yazmak sayılıyor.
…Gerçi ÅŸiir ve nesrin bu hale girmesi bu devrin yapması deÄŸildir. Acem’ler islâmlığı kabulden sonra ÅŸeriat bilimlerin! öğrenmek için Arap dilini öğrenmeÄŸe düştükleri sırada kendi dillerinin ÅŸiir ve nesrinde dahi onu taklit ettikleri gibi, biz de Osmanlı devletinin kuruluÅŸunun ilk zamanlarında iran bilginlerini getirmeÄŸe muhtaç olduÄŸumuzdan, onların eÄŸitimi üzere kendi dilimizi bırakıp Acem ÅŸivesini taklit yanlışlığına düşmüşüzdür ki, Osmanlı ülkesi bilginlerinin bu hususta ettikleri ihmal ve kusur affolunmaz bir hatâdır. Çünkü insanoÄŸlu arasında düşünce alış veriÅŸinin vasıtası dildir. Bir milletin dili yazılmış kurallar altında olmayıp da her eline kalem alan kimsenin keyfine uyar ve tabiî halinden çıkarsa, o millet arasında karşılıklı iÅŸ vasıtası bozulmuÅŸ demek olur.
Bugün resmen ilân olunan fermanlar ve emir-nâmeler halk önünde okutuldukta bir şey istifade ediliyor mu? Ya bu yazılar yalnız yazıda alışkanlığı olanlara mı mahsustur, yoksa okumamış halk tabakası devletin emrini anlamak için midir?
…Vah bize! Yazık bize! bu hale göre bizim millete tabiî hal üzere ne ÅŸiir ve ne de nesir var demek olur.
Hayır, bizim tabiî olan şiir ve nesrimiz taşra halkıyla istanbul ahalisinin okumamış kısmı arasında hâlâ durmaktadır. Bizim şiirimiz, hani şairlerin vezinsiz diye beğenmedikleri halk şarkıları ve taşralarda çöğür şairleri arasında deyiş ve üçleme ve kayabaşı denen nazımlardır. Ve bizim tabiî nesrimiz, Kaamûs müterciminin (Mütercim Asım Efendinin) ve sonradan Muhbir gazetesinin kullandığı yazı şivesidir.
Gerçi bu nazım ve bu yazı istenen derecede sanatlı ve gösterişli görünmezse de, Osmanlı ümmeti ilerlediği sırada bunlara rağbet edilmediğinden, oldukları halde kalmışlar, büyümemişlerdir. Hele bir kere rağbet o yöne dönsün, az vakit içinde ne şairler, ne yazarlar yetişir ki akıllara hayret verir.
Klasik ve Modern Şiir Örnekleri
Aysel Git BaşımdanÂ
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan istemiyorum
Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün
Dağıtır gecelerim sarışınlığını
Uykularımı uyusan nasıl korkarsın
Hiçbir dakikamı yaşayamazsın
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Benim için kirletme aydınlığını
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Islığımı denesen hemen düşürürsün
Gözlerim hızlandırır tenhalığını
Yanlış şehirlere götürür trenlerim
Ya ölmek ustalığını kazanırsın
Ya korku biriktirmek yetisini
Acılarım iyice bol gelir sana
Sevincim bir türlü tutmaz sevincini
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ümitsizliğimi olsun anlasana
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Sevindiğim anda sen üzülürsün
Sonbahar uğultusu duymamışsın ki
İçinden bir gemi kalkıp gitmemiş
Uzak yalnızlık limanlarına
Aykırı bir yolcuyum dünya geniş
Büyük bir kulak çınlıyor içimdeki
Çetrefil yolculuğum kesinleşmiş
Sakın başka bir şey getirme aklına
Aysel git başımdan ben sana göre değilim
Ölümüm birden olacak seziyorum
Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim
Aysel git başımdan seni seviyorum ( Attila İlhan )
Tahirle Zühre Meselesi
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi TahirliÄŸinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. ( Nazım Hikmet Ran )