Suan ‘Åžiir ve Özellikleri’ Katogerisi
Şiir ve Özellikleri
Modern Şiir ve Özellikleri
Çağımızın ve günümüzün şiirini yalnızca daha iyi, daha yakından tanıdığımız için değil, bütün çağların şiirlerine kendimizinkinin sisleri arasından baktığımız için, şiir derken modern şiiri anlatmak istiyoruz. Modern şiir, artık hikayeden ayrılmış olan, gelişen burjuva sınıfının, çevresinin bilincine varmasında özel bir rol oynamış olan şiirdir. Bu modern şiirin -iyisinin değil, herhangi bir modern şiirin- kendine özgü temel özellikleri nelerdir? Yunan şiirinin temel özelliği olan Mimesis (taklit), burjuva şiirinin temel özelliği değildir; Mimesis burjuva hikayesiyle oyununda görülür.
Bugün, anlayanların gözünde bir sanat olarak şiiri meydana getiren temel özellikler şunlardır:
a)Åžiir ritimlidir
Herhangi bir dilin »doğal« ritminden ayrı ve üstünde olan şiirsel ritim, köklerini iki kaynaktan alır:
(1) Ritim daha kolay bir ortak bildiri yolu sağlamakta, dolayısıyla şiirin kolektif yapısını güçlendirmektedir ve şiirin içinde doğduğu toplumsal çevrenin izidir. Bunun sonucu olarak ritmin yapısı, şiirin içgüdüsel ya da coşkusal özü ile bu coşkunun kolektif olarak kendisini gerçekleştirdiği toplumsal ilişkiler arasındaki kusursuz dengeyi ustaca ve duyarlı bir yolla dile getirir. Böylece insanın kendi içgüdüleriyle toplum arasındaki ilişkiyi değerlendirmesindeki herhangi bir değişiklik, hazır bulduğu ve dolayısıyla bir şair olarak şu ya da bu yönde değiştirdiği vezin ve ritim alışkanlıkları (convention) karşısındaki tutumunda yansır, İngiliz burjuva şiirinde vezin tekniği karşısındaki tutumda görülen bu değişiklikleri bundan önceki bölümlerde genel çizgileri içinde incelemiş bulunuyoruz, »serbest vezin«e doğru son gidişin, insan kendi toplumsal ilişkilerinin kontrolünü tamamen yitirdiği için, bütün toplumsal ilişkileri körü körüne bir yadsımayla terketmek gibi son anarşik burjuva girişimini yansıttığı da açık bir gerçektir.
(2) Bu bizi şiirdeki burjuva çelişkisinin özel bir yüzüyle karşı karşıya getirir : ritmin kolektif bildiriyi ve coşkuyu kolaylaştırmasıyla. İnsan vücudunun, dış olayların geçici (arızî-casual) karakteri ile ego (benlik) arasında bir ayırıcı çizgi meydana getiren, zamanı özel ve dolaysız bir tarzda öznel olarak algılıyormuşuz gibi gösteren birtakım düzenli doğal hareketleri vardır (nabız atışı, soluk alma, vb). Bu yüzden herhangi bir ritmik hareket ya da eylem bilinç alanımızın fizyolojik öğesini çevresel öğe karşısında üstün duruma getirmekledir. Bu, coşkusal içe doğru dönüş diye adlandıracağımız ve bir matematik problemi üzerinde uğraşırken olagelen ussal içedönüşe karşıt tutacağımız kendine özgü bir çeşit içedönüş yaratır. Ussal içedönüşte ritme yer yoktur.
Ritim bir ortak şenlikteki insanları özel bir tarzda, hem fizyolojik hem de coşkusal olarak birbirine yaklaştırır. Daha önce de görmektedirler birbirlerini, ama özlenen bir araya geliş değildir bu. Tersine, birbirlerini o kadar açıkça göremez olunca, her biri kendi iç karanlığına çekilip aynı fizyolojik ve öğesel (elemental) vuruşu paylaşınca, işte o zaman, birbirlerini aynı gerçek algı dünyasında görmenin birliğinden farklı özel bir grup birliğine ulaşırlar. Bilinçsel birliğin karşıtı olan içgüdüsel birliktir bu; nesnel birliğin karşıtı olan öznel birliktir. Coşkusal içedönüşte insan genotipe (genotype), her insanda aşağı yukarı ortak olan ve yaşam boyunca dış gerçeklik tarafından değiştirilen ve kendine uydurulan içgüdüler topluluğuna döner.
Bu coşkusal içedönüş, kendi başına bir toplumsal olgudur. İnsanlar tüm olarak aynı içgüdü donanımını taşıdıkları için toplumun düzenli işleyen bir bütünlüğü vardır. İnsanın hazır bulduğu üretim ilişkileri, içine girdiği çevre, toplumsal olarak onun bilincine bir biçim verir, aynı zamanda herhangi bir toplumda birliği sağlar. Biri ilkel Avustralya kültürü, öbürü ise modern Avrupa kültüründe doğmuş olan iki eş genotipin birbirinden farklı olacağı ve daha sonra birlikte büyütülseler bile bir tek toplumsal karmaşığı (complex) meydana getirmeyecekleri doğrudur. Ama aynı kültürde doğmuş olan bir maymunla insan da çevre koşullarının benzerliğine rağmen farklı olurlar ve aynı karmaşığı meydana getirmezlerdi. İçgüdü ile kültürel çevre arasındaki bu çelişme toplum için mutlak önemdedir. Onun çözümlemekte olduğumuz biçimi nasıl kapitalist toplumun gelişimini etkiliyorsa, bu genel çelişme de tüm toplumun gelişimine olumlu etkide bulunur. Dilde, bu çelişme ussal içerik ya da sözcüklerle ifade edilen nesnel varlık ve coşkusal içerik ya da aynı sözcüklerle ifade edilen öznel davranış arasındaki zıtlıkla belirir. Dilin doğuşu gibi insanın doğayla mücadelesinde ortaya çıktıkları için ikisini birbirinden ayırmak olanaksızdır. Ama bilim (ya da gerçeklik) birincinin özel alanıdır; şiir (ya da yanılsama) ise ikincinin ülkesidir. Demek ki bir bakıma şiir, toplum için, insanın Doğayla mücadelesi gibi başsız ve sonsuzdur.
Bu, ÅŸiirin kendinde, kendi içine çekilerek hemcinsleriyle coÅŸkusal bir birliÄŸe giren insan biçimini alır. Dolayısıyla burjuva ÅŸair kendi bireyliÄŸini dile getirdiÄŸini, ruhunun en dip köşesindeki sanat dünyasına girerek gerçeklikten kaçtığını varsayarken, gerçekte ussal gerçekliÄŸin toplumsal dünyasından coÅŸkusal beraberliÄŸin toplumsal dünyasına geçiyordur. Burjuva ÅŸair (sandığı gibi) anti-sosyal olunca ve kendisini tamamen »sanat için sanat« dünyasına adayınca, Mallarme’nin L’Apresmidi d’un Faune’u ve Apollinaire’in Alcools’ündeki gibi, ritmi gittikçe daha göze çarpıcı ve uyutucu olur. Burjuva ancak anarÅŸist aÅŸamaya geçip de burjuva toplumu bütünüyle yadsıyınca, sözcüklerini yalnızca kiÅŸisel çaÄŸrışımlarla seçince ritim ortadan kalkabilir, çünkü ÅŸair artık öbür insanlarla ortak içgüdülere sahip olmak gibi toplumsal bir baÄŸdan bile korkmakta ve bu yüzden yalnız beyinsel bir baÅŸkalık taşıyacak sözcükleri seçmektedir. Çok güçlü coÅŸkusal çaÄŸrışımı olan sözcükler seçerse bu, güçlü bir ritmin uyuÅŸturuculuÄŸu (hipnoz) ile birleÅŸince, onu insani içgüdülerin ortak derinliÄŸine gömecektir. Gerçeküstücülerin, acayip çaÄŸrışımları ne kadar kiÅŸisel olursa olsun, coÅŸkusal deÄŸil de ussal olan sözcük bileÅŸimleri seçme tekniÄŸi de buradan gelir. Nihayet bu, ancak dilden ve anlamdan ayrılmakla mümkün olur, çünkü bilincin bütün içerikleri temelde hem genetik, hem de çevresel bakımdan toplumsaldır.
Böylece, ritim şiir için temeldir ve »Ritim uyuşturucudur, aşırı duygululuk yaratır« ya da »Vezin kalıpları toplumsal normları ifade eder« gibi basit formüllerle bir yana itilemez. Ritmin anlamı tarihseldir ve herhangi bir belli zamanda, toplumun temel çelişkisinin dilde ortaya çıkışına bağlıdır.
b) Şiirin başka dile çevrilmesi zordur
Çevirilerin ÅŸiirin aslında uyandırdığı kendine özgü coÅŸkunun pek azını aktarışı ÅŸiirin temel özelliklerinden biri olarak bilinir. Bir çeviriyi okuduktan sonra ÅŸiirin yazıldığı dili öğrenmiÅŸ olan herkes söyler bunu. Ölçü yeniden yaratılabilir. »Duygu« denen ÅŸey eksiksiz çevrilebilir. Ama o çok özel ÅŸiirsel coÅŸku kaybolur. Fitzgerald’ın Rubailer’i ya da Pope’un İlyada’sı gibi çeviriler iyi ÅŸiir iseler gerçekte yeniden yaratmalardır da ondan. Yeniden yaratılan ÅŸiirsel coÅŸkunun ise ÅŸiirin aslının uyandırdığına benzerlik taşıdığı durumlar pek enderdir.
Bunu, ÅŸiirdeki herhangi gizemli bir aÅŸkın niteliÄŸe yormaya hakkımız yok. Böyle olabilir de, olamaz da. Sözcük oyunlarının özel bir karakteristiÄŸidir bu. Åžiirin temel özelliklerinden biridir. Hiç kimse, SavaÅŸ ve Barış gibi ya da Budala gibi büyük romanların çevirilerinin, İngiliz okuyucusuna asıllarındaki her ÅŸeyi verdiÄŸini ileri süremez. Ama bu eserlerin çevirilerinde bile taşıdıkları olaÄŸanüstü güç, örneÄŸin İnferno’nun ya da Odiseus’ün çevirileriyle karşılaÅŸtırıldığında bize gösterir ki romanın önemli estetik nitelikleri çeviriyi – ÅŸiirin niteliklerinin yapmadığı bir tarzda – yaÅŸatmaktadır. KuÅŸkusuz, biçimsel ölçü kalıbının aktarılmasındaki güçlükten gelmemektedir bu. Tersine – ki bu çok kez görmezlikten gelinen bir noktadır – Fransız ÅŸiirinin biçimsel ölçü kalıbı ÅŸiir ÅŸeklindeki İngilizce çevirilerinde büyük ölçüde yeniden kurulabilir; Fransız düz yazısındaki vurgusuz konuÅŸma ritmiyse İngilizce düz yazı çevirilerinde aynı derecede korunamaz. Ama, bir yabancı ÅŸairden, az da olsa bir tat almak isteyen eleÅŸtirmenler, sözcük sözcük yapılmış bir düzyazı çeviriyi, ölçülü çeviriye üstün tutarlar.
c) Şiir usa aykırıdır
Åžiir tutarsız ya da anlamsız demek deÄŸildir bu. Åžiir dilbilgisi kurallarına uyar ve genellikle bir ÅŸey açıklayabilir, yani söylediÄŸi ÅŸeyler aynı dilde ya da baÅŸka dillerde farklı düzyazı biçimleri halinde söylenebilir. Ama Spinoza’nın felsefesi bir izleyicisi tarafından açıklandığında Spinoza’nın felsefesi olarak kalırken; ya da Tolstoy’un bir romanı baÅŸka bir dile çevrildiÄŸinde yine Tolstoy’un romanı olarak kalırken; peri masalı kim anlatırsa anlatsın aynı peri masalı olarak kalırken, bir ÅŸiirin açıklanması, aslının aynı ifadelerle de yapılmış olsa, artık aynı ÅŸiir deÄŸildir – belki ÅŸiir bile deÄŸildir. »Ussal« (aklî – rasyonel) sözcüğüyle, insanların, çevrelerinde görür görmez kabul ettikleri düzenlere uygunluÄŸu kastediyoruz. Bu anlamda bilimsel kanıtlar ussaldır; ÅŸiir, deÄŸildir. Ama dilde çevresel uygunluktan ayırt edilebilir bir baÅŸka ortak taraf ya da toplumsal uygunluk olduÄŸunu görmüştük. Bu, coÅŸkusal ya da öznel uygunluktur. »İç gerçeklikle uygunluk« diyelim buna. Yine ÅŸiirin bu temel özelliÄŸinin onun ritmik biçimiyle baÄŸlı olduÄŸunu da görmüştük. Öyleyse, açıktır ki ÅŸiir çevresel uygunluÄŸu bakımından usa aykırıdır, çünkü coÅŸkusal uygunluÄŸu bakımından ussaldır ve bu iki uygunluk biçimi arasında bir çeliÅŸki vardır. Bu çeliÅŸki tek başına varolan bir çeliÅŸki deÄŸildir : bu uygunluklar dilin içine girmiÅŸtir çünkü yaÅŸamın kendinde vardır. Gerçekte ÅŸiir, insanın coÅŸkularıyla çevresi arasındaki çeliÅŸkinin : insanın doÄŸayla mücadelesinin gerçek ve somut biçimini alan çeliÅŸkinin bir yüzünün dile geliÅŸinden baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. Åžiir bu mücadelenin bir ürünü olduÄŸu için tarihsel geliÅŸiminin her aÅŸamasında insanın çevresiyle olan etkin iliÅŸkisini kendi alanı içinde yansıtır.
Plato, İon’dan yaptığımız alıntıda ÅŸiirin bu türden usa aykırılığını belirtir. Shelley’in : »Şiir aklın etkin gücüne baÄŸlı olmayan bir ÅŸeydir,« derken söylemek istediÄŸi de buydu.
d) Şiir sözcüklerle kurulur
Basmakalıp bir söz gibi görünebilir bu; ama hemen her zaman ve her fırsatta, bilmesi gerekenlerce unutuluyorsa, hiçbir şey basmakalıp değildir. Örneğin, Matthew Arnold der ki: »Şiir için fikir her şeydir; gerisi bir yanılsama, kutsal bir yanılsama dünyasıdır. Şiir coşkusunu fikre bağlar; fikir olgudur. Bugün dinimizin en güçlü yanı onun bilinçsiz şiiridir.«
Son cümlenin bir hakikati çarpıttığını biliriz. Ama ilk ikisi o kadar karmakarışıktır ki daha sonraki bölümler Arnold’un iyi bir sanatçı olarak ÅŸiirin önemli bir yanını belirttiÄŸini göstermesine raÄŸmen bu cümlelerin gerçek anlamını seçmekte güçlük çekeriz.
Shelley de şu dağınık sözleri söyler : »Dil, renk, biçim, din ve eylemlerdeki uygar alışkanlıklar tüm olarak şiirin araç ve gereçleridir; konuşmanın, etkiyi nedenin eşanlamlısı olarak kabul eden yanıyla bütün bunlar şiir diye adlandırılabilir.«
Bu dağınıklığın altında, şiirin insanın toplumdaki gerçek varoluşu ile ortaya çıktığı hakikati yatmaktadır.
Bir de söyle der Shelley : »Şairlerle düzyazıcılar arasında bir ayrım yapmak çok bayağı bir hatadır… Plato aslında bir ÅŸairdi. Lord Bacon bir ÅŸairdi… Bir ÅŸiir, kendi dış gerçeÄŸi içinde ifade edilen hayatın imgesinin ta kendisidir…«
Burada, hiçbir şey gizlemeyen bir dağınıklıkla konuşur Shelley. Bacon bir şair değildi. Bu abartmalı sözler, burjuva ekonomisinin gelişmesiyle »saf ve temiz ilişkilerin« bir kenara atılışının şaire bir aşağılık duygusu vermeye başladığı bir zamanda şiiri haklı çıkarma girişimleridir.
Mallarme’nin ressam arkadaşına öğüdü çok ünlüdür: »Şiir sözcüklerle yazılır, fikirlerle deÄŸil.« Bu, bizim ileri sürdüğümüz olumlu özeliÄŸe, doÄŸrulayamayacağımız olumsuz bir özellik ekler. Åžiir elbette ki fikirler, yani zihinsel imgeler uyandırır, yoksa sesten baÅŸka bir ÅŸey olmazdı. Bu yüzden biz burada kendimizi ÅŸu öneriyle sınırlıyoruz: »Şiir sözcüklerle kurulur.«
Okuyucu bu temel özelliğin gerçekte bir önceki temel özellikten: »Şiirin başka dile çevrilmesi zordur« özelliğinden doğduğunu görecektir. Çünkü şiir yalnızca fikirlerle, yani dinleyicide yalnızca fikirler uyandırma amacıyla yazılmış olsaydı, bir başka dilde kafada aynı fikirleri uyandıran sözcüklerin seçilmesiyle çevrilebilir olurdu. Böyle olmadığına göre, sözcük, uyandırdığı fikirden ayrı birtakım öğeleri de taşımalıdır içinde sözcük olarak. Dolayısıyla nesnel olarak sözcük demek olan ses-simgesinin ya da kara kara işaretlerin kendi içlerinde özel bir büyü taşıdıklarını söylemeksizin şiir, romandan ayrı bir tarzda sözcüklerle yazılır, diyebiliriz. Gerçekten de sözcük, fikirden başka, çeviriyle dile getirilemeyen özellikte duygusal bir »coşku« yaratır.
e) Åžiir simgesel deÄŸildir
Basmakalıp bir söz söylemiş olmakla suçlanamayız artık. Tersine, alışılagelen ideal şiir kavramı belli belirsiz simgesel bir şey olduğu için basmakalıplığın tam tersini ileri sürmüş oluyoruz belki de. Ama şiirin usa aykırı oluşunun hemen ardından, zorunlu olarak, onun simgesel olmayışı gelir.
Sözcükler simgeseldir derken neyi kastederiz, onların yalnızca simgeler olduklarını, baÅŸka bir ÅŸey olmadıklarını mı? Sözcüklerin kendilerinin bir ÅŸey olmadığını, onlarla deÄŸil onların gösterdikleri ÅŸeylerle ilgili olduÄŸumuzu kastederiz. ÖrneÄŸin, bir matematikçi sekiz artı dokuz eÅŸittir on yedi diye yazdığı zaman sözcüklerin kendileriyle deÄŸil deneysel gerçeklikte rastlanan birtakım genelleÅŸtirilmiÅŸ sınıfların sıralanışı ile ilgilidir. Çünkü kullandığı sözcükler simgeseldir; yani cümle, kiÅŸisel anlamdan arıtılmış olduÄŸu için hangi sözcükler kullanılırsa kullanılsın tamamen aynı geçerliÄŸe sahip olurdu. ÖrneÄŸin gösterilen sıralama iÅŸlemleri Fransızcada, Almancada ya da İtalyancada farklı sözcüklerle de anlatılsa bir matematikçi için tamamen aynı olurdu; çünkü sözcüklerin kendileri gerçek matematiksel sıralanış iÅŸlemlerini temsil eden keyfî bir anlaÅŸma (convention) olarak kabul edilir. Yukarıdaki ifade 8 + 9 = 17′ye çevrilse, cümle, matematikçinin gözünde yine de yeteri kadar anlamlıdır. Hatta daha da ileri gidebiliriz : yarının matematikçileri anlaÅŸsalar da 8′in yerine 9′u, 9′un yerine 8′i ve 17′nin yerine 23′ü koysalar, artı iÅŸareti yerine eksi, eÅŸit iÅŸareti yerine büyüktür iÅŸaretini kullansalar, 9 – 8 L 23 cümlesi simgesel olarak 8 + 9 = 17 ile ifade edilen deneysel iÅŸlemlerin tam ifadesi olurdu. Ama yarın bütün sözcükleri kaldırsak da İngilizce sözlükteki her sözcüğe bir numara verseydik, Hamlet’in bir konuÅŸmasındaki ÅŸiirsel içerik, bir sıra numara ile ifade edilemezdi. O içeriÄŸe ulaÅŸmak için numaraları aklımızdan yine asıl sözcüklere çevirmek zorunda kalırdık. Evrensel bir matematik dilinin geliÅŸmesini mümkün kılmış olan matematiÄŸin simgesel dilinin son derece çevrilebilme kabiliyeti böylece simgesel olmayan ÅŸiirin çevrilmezliÄŸiyle zıtlık içinde bulunmaktadır. Bu evrensel matematik dili lojistik ya da simgesel mantıktır.
1 Sözcüklerin bu göstericilik özelliÄŸi üzerine Ogden ve Richards’ın »Anlamın Anlamı« adlı eserinde güzel bir tartışma vardır.
2 Peano tarafından bulunmuş ve Russell ile Whitehead tarafından geliştirilmiştir. Ek: »Principia Mathematica«. Bulucularının umutlarını gerçekleştirememiştir henüz.
Şiir, niteliklerinden bir kısmı başka bir dile aktarılabildiği ölçüde bir simgecilik (sembolizm) öğesi taşıyor demektir.
Gene gördük ki, ÅŸiir, nasıl ussal uygunluktan yoksun olmasına raÄŸmen coÅŸkusal uygunlukla dolu ise, aynı ÅŸekilde, dış simgecilikten – dış nesnelerle iliÅŸkiden – yoksun olmasına raÄŸmen iç simgecilikle – coÅŸkusal durumla iliÅŸkiyle – doludur. Yani her gerçek sözcük hem bir dış iliÅŸkiyi hem de öznel bir durumu göstermektedir. Böylece bilimsel kanıt bir deÄŸer yargısı taşımaktadır; onu atmak olanaksızdır. Bu yargılar ancak lojistikte atılabilir. Åžiirse, içinde dış nesnelerle bir iliÅŸki taşır – hem onları atmak hem de ÅŸiir olarak kalmak olanaksızdır.
Bir bilimsel kanıttan, lojistiÄŸe indirgemek için, bütün deÄŸer yargılarının atılışı gibi, bütün dış iliÅŸkiler de ÅŸiirden atılırsa ÅŸiir ne olur? »Anlamsız« ses olur; ama coÅŸkusal iliÅŸkilerle dolu bir ses – baÅŸka bir deyiÅŸle müzik olur; müzikse, lojistik gibi, çevrilebilir ve evrenseldir. Yani görüyoruz ki, ÅŸiirin özelliÄŸi olan iliÅŸki ile coÅŸkunun birbiri içine karışması birbiri içinde kaybolması demek deÄŸildir; bu karışma içgüdü ve çevre zıt kutupları arasındaki bir diyalektik iliÅŸkiyi, kökleri İngiltere, Fransa ya da Atina’nın gerçek somut toplumsal yaÅŸamındaki bir iliÅŸkiyi ifade eder. Åžiir, dibe çökmüş toplumsal tarihtir, insanın doÄŸayla mücadelesinin coÅŸkusal alın teridir.
f) Åžiir somuttur
Bundan önceki olumsuz ifadeye denk düşen olumlu bir ifadedir bu. Ama somutluk, simgeselliğin otomatik olarak ters anlamı değildir. Örneğin, simgesel bir dil, özel karşısında geneli yadsıyarak somuta daha çok yaklaşabilir. Aritmetik, cebirden daha somuttur, çünkü simgeleri daha az genelleştirilmiştir. İki simgesinin, iki tuğlanın yerini tuttuğu, iki at, iki insan vb. için başka simgeler gerektiren bir matematik simgeciliği, varolan matematiksel simgecilikten düpedüz daha somut olurdu; ama daha az simgesel olmazdı, çünkü keyfi işaretlemeye bakarak yine de alışılmış (conventional) ve algıya açık olurdu. Ama şurası da açıktır ki, simgesel bir dil somutlaştıkça ağırlaşır, hantallaşır. İki insan birbirinin aynı olmadığına göre kusursuz bir simgesel dilde mümkün her insan çifti için farklı simgeler bulmak gerekecekti.
Matematiğin genelliği dış gerçekliğin bir genelliğidir; dolayısıyla matematiğin özeliliği de dış gerçekliğin bir özeliliği olmuş olur; ve dış gerçeklik içinde nesnelerin sayısı sonsuz olduğuna göre matematik genel olmak zorundadır. Matematik, en genelleştirilmiş şey olduğu için dış gerçeklikle uğraşmada en elverişli bir araçtır. Yalnızca sıralamalarla, yani sınıflarla uğraştığı için evrenin sonsuz özeliliğiyle baş edebilir. Sonsuzluğun matematikte o kadar çok karşımıza çıkışı bir rastlantı değildir.
Şiirle karşılaştırın bunu. Onun vatanı öznel tavırlardır. Yani bilinç alanı, gerçek nesnelerle, onlar karşısındaki öznel tavırlardan ibarettir. Bu gerçek nesneleri en genel tarzda sıralamakla matematik sonsuzca : bütün dış gerçekliği kavrayabilen bir tek simgeye varır. Ama şiir bütün bu öznel tavırları en genelleştirilmiş tarzda sıralarsa egoya: bütün öznel gerçekliği kavrayabilen tek simge olan egoya varır.
Gerçekte soyut olan, öznel gerçekliğe bakarak genelleştirilmiş olan müziktir, şiir değil; tıpkı dış gerçekliğe bakarak matematiğin soyut oluşu gibi. Müzikte çevre kaybolur gider, ego büyür, genişler, bütün dram onun duvarları içinde geçer. Matematik, dıştan soyut ve genelleştirilmiştir; müzikse içten.
Ama şiir bilimsel kanıt gibidir, »katkılı«dır. Coşkuları gerçek nesnelere başlanmıştır ve bu onlara bir kendine özgülük verir. Gerçeklik, egonun görüşü içinde dolanıp durur. Bu demektir ki şiir, tıpkı bilimsel kanıtın somut ve özelleştirilmiş oluşu gibi somut ve özelleştirilmiştir; ama tabiî her iki durumda da somutluk ve genellik, gerçekliğin farklı alanlarını gösterir.
Örneğin şair
Sevgilim kırmızı, kırmızı bir güle benzer
dediğinde dil simgesel değildir; çünkü, hiçbir zaman, sözcüklerin taşıdığı alışılmış anlamdan yola çıkılarak dizenin aslındaki şiirsel coşkuyu içinde taşıyan bir açıklama yapılmak istenirse, »nişanlım, gülgillerden kırmızı renkli bir çiçektir« diye bir şey söylenemez. Dize simgesel değildir. Dolayısıyla da onun somut olması zorunluluğu düşünülemez. Ama eğer somut olmasaydı, ifadenin bu yeni biçimiyle doğru olması gerekirdi. Yani, soyut olsaydı kendine özgü bir durum, şaire, belli bir sevgiliye, bir ruh haline, bir zamana, bir şiire özgü bir ifade değil, oldukça genel bir ifade olurdu: şöyle ki, konuşan, nerede ağzını açıp da »sevgilim« diye başlasa, belli bir olguymuş gibi aklına sevgilinin »kırmızı, kırmızı bir gül gibi« oluşu gelirdi.
Ama şiir soyut değil de simgesel olmayan somut bir dil olduğuna göre, yazdığımız ikinci bir şiirde
Sevgilim beyaz, beyaz bir güldür
ya da
Çiçekler açıyor madem, sevgilim gül değildir
demek hakkını kazanırız.
Ama simgesel olmayan soyut bir dille bu ifadeyi ancak ilkinden baÅŸka bir ÅŸiir yapısı içinde, yani baÅŸka bir dilde yeniden kurmak hakkına sahip olabilirdik. Bu noktanın yanlış anlaşılması, Plato’yu bütün ÅŸairlere yalancı gözüyle bakmaya götürür : ama bu noktayı anlamış olan Sidney, ÅŸairin »yalancı olmadığını, çünkü hiçbir ÅŸey demediÄŸini, hiçbir ÅŸeyi olumlamadığını« açıklayarak ona cevap verir.
Böylece ÅŸiirdeki öznel genelleÅŸtirmenin bu somut özelliÄŸi, ÅŸiire, yanılsamanın yarı kabulünü vermeyi gerekli kılan ÅŸeyden baÅŸkası deÄŸildir – onun fantastik dünyası içindeyken söylediklerini kabul etmek fakat bütün romanların ve ÅŸiirlerin bütün söylediklerinin gerçek maddi dünyada olduÄŸu gibi yadsıma ve çeliÅŸme ilkelerinin uygulanacağı bir dünya meydana getirmesini istememek gibi bir yarı kabul. Bu, romanlar ve ÅŸiirler arasında varolana benzer bir bütünlük gerekmeyeceÄŸi demek deÄŸildir. Bu bütünleniÅŸ estetiÄŸin alanıdır. Herrick’i Milton’un altına, Shakespeare’i ise her ikisinin üstüne sıraya koymak ve onların niçin ve nasıl ayrıldıklarını geniÅŸ ve karışık ayrıntılarla açıklamak, estetiÄŸin asıl görevidir. Ama böyle bir iÅŸ standart, bütünlenmiÅŸ ve bilimsel – yani ussal – deÄŸil de estetik bir dünya görüşü gerektirir. Sanatın mantığıdır bu.
Bu somutlaşma ve özellik, şiir gibi katkılı olan ama karşı kutba daha yakın olan bilimsel kanıt alanına da uygulanır. Herkes bilir ki biyoloji, fizik, toplumbilim ve ruhbilim, hepsinde ayrı yasaların uygulandığı alanlardır, ama daha genelleştirilmiş bir alana uygulanabilen bir yasanın daha az genelleştirilmiş herhangi bir alanda çürütülmemesi gerektiğini söyleyen birleştirici bir ilke de vardır : örneğin, toplumbilimin yasaları fizik yasalarını çürütmez. Aynı şekilde şiir de bu uygunluğu göstermelidir : hangi fantastik dünyada olursa olsun, onun yaşantıları hep aynı »Ben«in başından geçer; romanlar da aynı uygunluğu göstermelidir : »Ben« (karakter) ne olursa olsun, sahneler hep aynı insan toplumunun gerçek dünyasında uzanır; bu coşkusal »ben«in yapısı ya da gerçek dünya estetik yargıyı belirler. Bu ego, içinde belli bir sanat mantığı bulunan »dünya görüşü«dür gerçekte.
Bu »katkılılık«, ne bilimin ne de ÅŸiirin »gerçekten« doÄŸru olmadıkları demek midir? Tam tersine. Çünkü hakikat yalnız gerçekliÄŸe, gerçek somut : yaÅŸama uygulanabilir, ve gerçek somut yaÅŸam ne tümden öznel ne de tümden nesnel deÄŸil, iki ÅŸey arasındaki (insanla DoÄŸa) bir diyalektik etkin iliÅŸki olduÄŸu içindir ki bizim »doÄŸru« ölçütünü uygulayabileceÄŸimiz, mücadelenin bu »katkılı« ürünleridir yalnız. Hakikat daima toplumsal insanı gösterir -insanla iliÅŸkili olarak »doÄŸru«dur bir ÅŸey. Dolayısıyla, Russell’ın da gösterdiÄŸi gibi, matematiÄŸin ölçütü hiçbir zaman »doÄŸru« deÄŸildir, deÄŸiÅŸmezliktir. Aynı ÅŸekilde müziÄŸin ölçütü »güzellik«dir. Dilin, bütün ürünlerinde her ikisinin karışımını taşıması insanın yaÅŸamında daima Keats’in öngörüsünü gerçekleÅŸtirmeye can atmasındandır: Güzellik hakikattir, hakikatse güzellik; çevreyi içgüdüye, deÄŸiÅŸmezliÄŸi güzelliÄŸe ve gerekliliÄŸi arzuya uydurmaya -bir kelimeyle, özgür olmaya çabalamaktadır insan. Dil bu mücadelenin ürünüdür, çünkü bir insanın deÄŸil, bir araya gelmiÅŸ insanların mücadelesidir yapılan; dil ise bu birleÅŸik mücadelenin aracıdır; onun için dilde, her yerde, insanın çevresinin olduÄŸu kadar insanlığın da damgası vardır. Bilim nasıl çevre kutbuna yakınsa ÅŸiir de içgüdüsel kutba yakındır. DeÄŸiÅŸmezlik, bilimin, güzellikse ÅŸiirin erdemidir – hiçbiri hiçbir zaman saf güzellik ya da saf deÄŸiÅŸmezlik olamaz, ama onları geliÅŸme yolunda ileri iten de bunu baÅŸarmak için verdikleri mücadeledir. Bilim matematiÄŸe, ÅŸiirse müziÄŸe özlemdir daima.
g) Şiir yoğun etkilenmelerle tanımlanır
Bunlar şiire özgü etkilenmelerdir, yani estetik etkilenmelerdir. »Karınız dün öldü« gibi bir telgraf, okuyanda olağanüstü yoğun etkiler yapabilir, ama estetik etkiler değildir bunlar. Dil simgesel olarak kullanılmıştır burada; bu telgrafı alan mutsuz koca, karısının tehlikede olduğunu daha önceden bilseydi ve (çok cimri olduğu için) karısının ölümü halinde bunun kendisine »Kippers« (ringa balıkları) gibi bir parola ile haber verilmesini söylemiş olsaydı bu kısacık haberin yaratacağı etki yine aynı güçte olurdu. Telgraf şiir biçiminde de olsaydı aynı şey olacaktı. The Times gazetesinin ölüm ilanları sütununda yayımlanan şiir biçimindeki haberler şiirdeki biçim özelliklerini taşır ve onları oraya koyduranlar için kuvvetli etkilere sahiptir; ama bu etkiler estetik etkiler değildir.
Bu iki durumda bir baÅŸka ÅŸey daha denenebilir. Bu ölümlerle ilgili olmayan kimseler için sözcükler aynı etkileri taşımayacaktır. Estetik olmayan etkiler bireyseldir, ortak deÄŸil; ve toplumsal yaÅŸantılara deÄŸil, özel yaÅŸantılara baÄŸlıdır. Bu yüzden, coÅŸku toplumsal bir biçim içinde gerçekleÅŸtirilemeyen ya da gerçekleÅŸmemiÅŸ bir özel kiÅŸisel yaÅŸantıdan geliyorsa ÅŸiirin bu coÅŸkusal anlam yüküyle yüklü olması yetmez. CoÅŸku bir araya gelmiÅŸ insanların yaÅŸantısından çıkmış olmalıdır; böylece ÅŸiirsel »Ben«in neden ibaret olduÄŸunu görürüz. MatematiÄŸin sonsuzu, ne derece, bir kiÅŸinin algı dünyasının sonsuzu ise, bu »Ben« de uygar bir toplumda o derece bir tek bireydir. MatematiÄŸin sonsuzu, maddi dünyanın : bütün insanların algı dünyalarınca ortak dünyanın sonsuzudur. Åžiirin Ben’i ise bir arada yaÅŸayan bütün insanların coÅŸkusal dünyalarınca ortak bir »Ben«dir. »Uygar toplumdaki birey« görüşünün hiçbir zaman üstüne çıkamamış olan burjuva eleÅŸtirisi, estetik nesneler ve coÅŸkuları diÄŸerlerinden ayıran ÅŸeyin ne olduÄŸu sorununu nasıl çözebîlir? Estetik nesneler, bireysel insana deÄŸil bir arada yaÅŸayan insanlara özgü coÅŸkular uyandırdıkları sürece estetiktirler. Estetik coÅŸkunun tarafsız, kesinliksiz ve nesnel özelliÄŸi de buradan gelmektedir. (Christopher Caudwell)